
Turistken içime bir manyak giriyor. İkinci günümde sabah 08.00’de uyandım mesela. 08.30’da otelde kahvaltı ediyordum. Herşeyi orjinaline uygun yapmaya çalıştığımdan English Breakfast benim için doğru seçimdi. Bacon, sosis, yumurta ve kızarmış ekmeğime sütlü çayım eşlik etti. Allahtan fasulye ya da siyah puding yoktu, çünkü onları yemek zorunda hissederdim. Kahvaltı berbat tabi ki. Benim için default kahvaltı peynir, ekmek ve bıdıbıdır. Onlar yoksa meyva ve croissant tipi bir kahvaltı olabilir. Tek sevdiğim İngiliz besini süt. Böyle hafif tatlı kremamsı bir şey. Şimdi googleladım da sanırım koyun sütüymüş, bunu bilseydim içmezdim.

Dünyanın en yağlı kahvaltısından sonra London Bridge’e gittim. İlk planım nehir kenarından Waterloo’ya kadar yürümekti ama sabahın köründe Thames pathway’in ne kadar soğuk olabileceğin hesaba katmamışım. Ancak Tate Modern Museum’a kadar yürüyebildim. Çok da gerekli miydi derseniz, bence hayır. Yolda bunları gördüm.

Sadece yaya geçişi için yapılmış olan Millenium Bridge adından anlaşılacağı üzere 2000 yılında açılmış. Tate Modern’in hemen yanında.

Köprüden karşıya geçince St. Pauls Kathedraline ulaşıyorsunuz. İngiliz Barok tarzında Londra’nın en yüksek tepesine inşaa edilen katedralde Prens Charles ve Lady Diana evlenmişler.

Günümün ikinci yarısına herkesin ayılıp bayıldığı son yıllarda gentrifikasyona uğrayan Londra’nın doğusunu dolaşarak geçirdim. Liverpool St. metro durağında inip Old Spitalfields Market’a gittim.

Spitalsfieldsaşağıda görülebileceği üzere incik boncuk, el yapımı x’lerin, kıyafetlerin ve plakların satıldığı kapalı bir pazar. Onu çevreyelen binalarda da restaurantlar, kafeler ve dükkanlar var; Lomography dükkanı, Fred Perry vb. Tabi hemen kendime plak aldım. İşin komik yanı 5’i de punk plağıydı. Londra’da insan o ruh haline bürünüyor bence. Bunun dışında plak alışverişi yapan yaşlı adamlara hayran kaldım. Artık nasıl bir deneyimleri varsa 1 dakikada tüm standı tek tek kontrol edip, çat çat istediklerini alıp gidiyorlar. Bu arada Spitalfields çevresinde küçük butiklere ek olarak Urban Outfitters, All Saints gibi hip mağaza zincileri de var.

Spitalfields‘dan Bricklane‘ye yürümüye başladım. İlk hedefim Rough Trade’di. 1976 yılında kurulan dükkan/bağımsız plak şirketi muhteşem bir olay tabi. ‘İş var mı abi?’ diyesim geldi. Kendileri The Strokes, Belle&Sebastian, The Libertines gibi grupların çıkış noktası http://www.roughtrade.com/ . İçeride fotoğraf çekmedim tabi ki benim koca bir egom var. Sanki her zaman gidiyormuşçasına salındım durdum.

Bricklane adından da anlaşıldığı üzere tuğla binalarla çevrili dar bir sokak. Yoğun olarak Bangladeşlerinin yaşadığı ve restaurantlarının olduğu bölgeye Banglatown’da deniyor.

Great Mosque adında çok değişik bir cami var mesela.

Sokağın Truman Brewery’e kadar olan kısmında bu yoğunluk devam ediyor. Çok güzel ortasına geldiğinizde işin rengi biraz değişiyor. Vintage dükkanları, plakçılar ve gece kulüpleri başlıyor.

Bricklane’den Shoreditch’e kadar yürüdükten sonra ki kısa bir mesafe; Covent Garden’a gitmeye karar verdim. Covent Garden’ı bir de gündüz görüp, biraz alışveriş yapmak mantıklı geldi gözüme. Covent Garden gece ve gündüz çok farklı, gece gittiğimizde gayet sakin, in cin modundayken; gündüz oldukça turist ve kalabalıktı. Yine de şirin bir bölge.

Akşam yemeği Irmak, ailesi ve ev arkadaşıyla Mayfair’de bulunan Goodman Steakhouse’a gittik. Sanırım Irmak’ın ailesi orada olmasa gidemeyeceğim bir restaurant. Yediğimiz biftekler ve side dishler muhteşem lezzetliydi. Kesinlikle öneriyorum.
http://www.goodmanrestaurants.com/
Yemekten sonra tekrar doğuya gittik. Önce Old Spitalfields Market’in tam karşısında Commercial Street’te bulunan Ten Bells isimli puba gittik.

Sıradan bir pub sandığım Ten Bells meğersem Karındeşen Jack’in de takıldığı hatta buradan çıkan iki kadını öldürdüğü 200 küsur yıllık bir pubmış. Bu beni inanılmaz heyecanlandırdı. Jack The Ripper turları varmış hatta, suç mahallerini gösterdikleri ve hikayeleri anlattıkları. Pubın karışık bir kitlesi vardı; hip gençler ve pek de genç olmayan insanlar. Yerel bira içmek istiyorum die tutturdum ama bu pub’ta ale yokmuş, ya da varmış da çirkinmiymiş öyle birşeyler. Neyse sonuç olarak Cin-tonik’te gayet ingiliz bir içki bana kalırsa.
Eğer akşamı bu civarlarda geçirmek istiyorsanız en canlı bir mekan Old Truman Brewery. Restaurantlar, barlar ve clubların olduğu bu kompleks diyeyim adeta dev bir gece kulübü.
93 Feet East en cool olanıymış. Ayaklarımı hissetmemeye başladığımdan, dans etmek benim için bir hayaldi. Bunun yerine Brick Lane Beigel Bakery’e gittik. Bagel’i neden böyle yazdıklarına anlama veremedim. Londra’nın ilk bagelcisiymiş. Dev gibi bir yer, saat 3’te sıra var, çeşit çeşit bageller oldukça lezzetli ama pek steril gözükmüyorlar. Uğur Dündar’ın bastığı fırınlardan hiçbir farkı yok diyebiliriz.
