yokemate

Barselona : El Born

Via Laietana ve  Barceloneta plajı arasındaki mahalleye Barceloneta ve Jaume 1 metro duraklarında inerek ulaşabilirsiniz. Ama eğer halihazırda Las Ramblas’daysanız 10 dakikalık bir yürüyüş ile El Born’un göbeğindesiniz.

El Born’un belki de en bilinen mekanı Picasso Müzesi. Avrupa’daki en büyük Picasso koleksiyonuna sahip olan müzeye girebilmek için, epey sabırlı bir insan olmanız gerekiyor. Müze önündeki asla bitmeyen sıra insanı biraz korkutuyor. Ben 1 ay kadar kaldığım dönemde cesaretimi toplayıp gidebildim, eğer çok büyük bir Picasso ya da resim hayranı değilseniz vaktinizi 10 dakika aşağıda bulunan plajda güneşlerek geçirmenizi öneririm. 3-4 günlük Barselona tatilinizi müzelerle doldurmayın. Aynı sokakte bir de tekstil müzesi var ben gitmedim ama aklınızda bulunsun.

El Born’un kalabalıkları kendine çeken başka bir hoşluğu ise sıra sıra dizilmiş cafeler, barlar ve butikler. Butikler biraz pahalı ve bence tırt. Zaten İspanyollar da paçoz insanlar.

Ama aşağıda fotoğraflarını gördüğünüz çikolatacıyı kaçırmayın. Envai çeşit çikolata var ve hepsinin çok güzel paketleri var (ah kapitalist dünya) wasabili, yeşil çaylı… www.xocoa-bcn.com buradan da bakabilirsiniz.

London: Day 3

Cumartesi günümü, Notting Hill ve Portobello Road’da geçirmem kaçınılmazdı. Metrodan Notting Hill durağında inip sevgili arkadaşım/rehberim Irmak’la buluştum. Başladık yürümeye. Bu arada metro durağından çıktığınızda ne tarafa yürüyeceğinizi anlamak için kalabalığı takip etmeniz yeterli. Gerçekten akın akın insan Portobello Road’a yürüyordu. Bu beni başta biraz rahatsız etse de mahallenin güzelliği herşeyi unutturdu. İki katlı, viktoryan, rengarenk evlerin arasındaki sokaklara haftasonları tezgahlar kuruluyormuş. Ah be o zamanlar ben İngiltere’da olacaktım!  Hele Georgian Era’da yaşasaydım Jane Austen’la Oxford’da BFF olurduk.

Neyse konumuzdan sapmayalım. Tezgahlarda aklınıza gelebilecek envai çeşit şey satılıyor. Genellikle ikinci el ürünlerin satıldığı yol boyunca abartısız yok yok: ‘English Tea’ setleri, oyuncaklar, eski bavullar, kitaplar, kıyafetler, şapkalar. 

Hatta bir adamın tezgahında sadece büyüteçler satılıyordu. Tahmin edebileceğiniz üzere herşey oldukça pahalı. Pahalı bir bit pazarı burası. Tezgahların arkasında pek görünmeyen yerlerde ise bolca butik ve cafe bulunuyor.

Bunun dışında gıda ürünleri de satılıyor. Peynirler, sebzeler, el yapımı börekler, çörekler. Beni kalbimden vuran ise paella tezgahı oldu. Bol deniz ürünlü paellalarımızı alıp alakasız bir kafeye oturduk. Irmak bir anne edasıyla karideslerimi ayıkladı. Arkadaşlar önemlidir. Neyse yolunuz düşerse yemenizi öneririm Barcelona’da yediklerimden hiç bir farkı yoktu.

Yol boyunca aşağıdaki duvar süslemelerini gördük. Bayıldım! Bir de Banksy görseydim o zaman unutulmaz olurdu. Bu arada yaklaşık 1 kilometre (tamamen atıyorum) yürüdükten sonra daha büyük bir pazar alanına geliyorsunuz. İşte orası çılgınlık. Hele bir askeri ürünler satan adam vardı ki; kafayı yedim ve kendime iskoç polis şapkası aldım. Koca kafalı olduğumdan bir tek o oldu kafama. Uzun lafın kısası eğer haftasonu Londra’daysınız muhakkak  Notting Hill’e uğrayın. Hugh Grant olmasa da muhteşem dükkanlar var.

Ortalama 4 saatlik gezinmemizin ardından ayaklarımıza kara sular indi ve dinlenecek bir yer aradık. Lowry & Baker adındaki çayevine girip biraz ısındık. Ufacık, şirin bir yer. Ev yapımı kekler ve kurabiyelerin yanında oldukça geniş bir çay menüleri var. Ben Earl Grey’i çaktım tabi, her daim favorimdir

Camden Town’u görmeden Londra gezimi tamamlam mümkün olmadığından teptiğimiz yolu koştura koştura döndük. Eskiden punkların yoğunlukla yaşadığı bir bölge olan Camden Town şu anda koca bir hediyelik eşya dükkanı gibi. Yine de beğendim. Dr. Martens ana sponsorluğuna hizmet veren mahallede hala oldschool punklar görmek mümkün. Birkaç günüm daha olsaydı Electric Ballroom’da kopardım.

London : Day 2

Turistken içime bir manyak giriyor. İkinci günümde sabah 08.00’de uyandım mesela. 08.30’da otelde kahvaltı ediyordum. Herşeyi orjinaline uygun yapmaya çalıştığımdan English Breakfast benim için doğru seçimdi. Bacon, sosis, yumurta ve kızarmış ekmeğime sütlü çayım eşlik etti. Allahtan fasulye ya da siyah puding yoktu, çünkü onları yemek zorunda hissederdim. Kahvaltı berbat tabi ki. Benim için default kahvaltı peynir, ekmek ve bıdıbıdır. Onlar yoksa meyva ve croissant tipi bir kahvaltı olabilir. Tek sevdiğim İngiliz besini süt. Böyle hafif tatlı kremamsı bir şey. Şimdi googleladım da sanırım koyun sütüymüş, bunu bilseydim içmezdim. 

Dünyanın en yağlı kahvaltısından sonra London Bridge’e gittim. İlk planım nehir kenarından Waterloo’ya kadar yürümekti ama sabahın köründe Thames pathway’in ne kadar soğuk olabileceğin hesaba katmamışım. Ancak Tate Modern Museum’a kadar yürüyebildim. Çok da gerekli miydi derseniz, bence hayır. Yolda bunları gördüm.

Sadece yaya geçişi için yapılmış olan Millenium Bridge adından anlaşılacağı üzere 2000 yılında açılmış. Tate Modern’in hemen yanında.

 

 

Köprüden karşıya geçince St. Pauls Kathedraline ulaşıyorsunuz. İngiliz Barok tarzında Londra’nın en yüksek tepesine inşaa edilen katedralde Prens Charles ve Lady Diana evlenmişler.

Günümün ikinci yarısına herkesin ayılıp bayıldığı son yıllarda gentrifikasyona uğrayan Londra’nın doğusunu dolaşarak geçirdim. Liverpool St. metro durağında inip Old Spitalfields Market’a gittim.

Spitalsfieldsaşağıda görülebileceği üzere incik boncuk, el yapımı x’lerin, kıyafetlerin ve plakların satıldığı kapalı bir pazar. Onu çevreyelen binalarda da restaurantlar, kafeler ve dükkanlar var; Lomography dükkanı, Fred Perry vb. Tabi hemen kendime plak aldım. İşin komik yanı 5’i de punk plağıydı. Londra’da insan o ruh haline bürünüyor bence. Bunun dışında plak alışverişi yapan yaşlı adamlara hayran kaldım. Artık nasıl bir deneyimleri varsa 1 dakikada tüm standı tek tek kontrol edip, çat çat istediklerini alıp gidiyorlar. Bu arada Spitalfields çevresinde küçük butiklere ek olarak Urban Outfitters, All Saints gibi hip mağaza zincileri de var.

Spitalfields‘dan Bricklane‘ye yürümüye başladım. İlk hedefim Rough Trade’di. 1976 yılında kurulan dükkan/bağımsız plak şirketi muhteşem bir olay tabi. ‘İş var mı abi?’ diyesim geldi. Kendileri The Strokes, Belle&Sebastian, The Libertines gibi grupların çıkış noktası http://www.roughtrade.com/ . İçeride fotoğraf çekmedim tabi ki benim koca bir egom var. Sanki her zaman gidiyormuşçasına salındım durdum.

 

Bricklane adından da anlaşıldığı üzere tuğla binalarla çevrili dar bir sokak. Yoğun olarak Bangladeşlerinin yaşadığı ve restaurantlarının olduğu bölgeye Banglatown’da deniyor.

Great Mosque adında çok değişik bir cami var mesela.

 Sokağın Truman Brewery’e kadar olan kısmında bu yoğunluk devam ediyor. Çok güzel ortasına geldiğinizde işin rengi biraz değişiyor. Vintage dükkanları, plakçılar ve gece kulüpleri başlıyor.

Bricklane’den Shoreditch’e kadar yürüdükten sonra ki kısa bir mesafe; Covent Garden’a gitmeye karar verdim. Covent Garden’ı bir de gündüz görüp, biraz alışveriş yapmak mantıklı geldi gözüme. Covent Garden gece ve gündüz çok farklı, gece gittiğimizde gayet sakin, in cin modundayken; gündüz oldukça turist ve kalabalıktı. Yine de şirin bir bölge.

 

Akşam yemeği Irmak, ailesi ve ev arkadaşıyla Mayfair’de bulunan Goodman Steakhouse’a gittik.  Sanırım Irmak’ın ailesi orada olmasa gidemeyeceğim bir restaurant. Yediğimiz biftekler ve side dishler muhteşem lezzetliydi. Kesinlikle öneriyorum.

http://www.goodmanrestaurants.com/

Yemekten sonra tekrar doğuya gittik. Önce Old Spitalfields Market’in tam karşısında Commercial Street’te bulunan Ten Bells isimli puba gittik.

Sıradan bir pub sandığım Ten Bells meğersem Karındeşen Jack’in de takıldığı hatta buradan çıkan iki kadını öldürdüğü 200 küsur yıllık bir pubmış. Bu beni inanılmaz heyecanlandırdı. Jack The Ripper turları varmış hatta, suç mahallerini gösterdikleri ve hikayeleri anlattıkları. Pubın karışık bir kitlesi vardı; hip gençler ve pek de genç olmayan insanlar. Yerel bira içmek istiyorum die tutturdum ama bu pub’ta ale yokmuş, ya da varmış da çirkinmiymiş öyle birşeyler. Neyse sonuç olarak Cin-tonik’te gayet ingiliz bir içki bana kalırsa.

Eğer akşamı bu civarlarda geçirmek istiyorsanız en canlı bir mekan  Old Truman Brewery. Restaurantlar, barlar ve clubların olduğu bu kompleks diyeyim adeta dev bir gece kulübü.

93 Feet East en cool olanıymış. Ayaklarımı hissetmemeye başladığımdan, dans etmek benim için bir hayaldi. Bunun yerine  Brick Lane Beigel Bakery’e gittik. Bagel’i neden böyle yazdıklarına anlama veremedim. Londra’nın ilk bagelcisiymiş. Dev gibi bir yer, saat 3’te sıra var, çeşit çeşit bageller oldukça lezzetli ama pek steril gözükmüyorlar. Uğur Dündar’ın bastığı fırınlardan hiçbir farkı yok diyebiliriz.

London : Day 1

 

Şehir merkezine ulaştığımda saat 18.00 gibiydi. Bloomsbury‘deki otelim Bedford’a yerleştikten sonra Londra’da yaşayan Irmak’la buluştuk, acilen birşeyler yemek istediğimizden ilk görev olarak kendimize bunu belirledik. Regent Street’teki vejetaryen restaurantı Tibits’e gittik. Yaklaşık 30 çeşit yemeğin servis edildiği Tibits’te tabağınızı istediklerinizle doldurup sonra gidip ağırlığına göre bir ödeme yapıyorsunuz. Yemeklere ek olarak şahane mevye suları ve kokteyllerde var. Herşey çok leziz.

Yemeğimizi yedikten sonra  biraz yürümeye karar verdik. Regent Street için Londra’nın alışveriş merkezi diyebiliriz. Oxford Street ve Piccadily Circus arasında kalan cadde oldukça şık binaların bulunduğu, bunun paralelinde de pahalı markaların satıldığı popüler bir bölge. Regent, Oxford, Carnaby arasında gidip geldikten sonra ki hepsi aslında alışveriş konseptli farklı sokaklar  Soho’ya geçtik.  Sex shopları, gay barları ve içindeki Chinatown ile oldukça renkli bir bölge. Küçük bir Amsterdam diyebiliriz. Kendim demişim gibi oldu ama birçoğu böyle diyor zaten. Neyse Soho‘da muhteşem bir İtalyan Fırınına gittik. Prince ismindeki mekan bir perşembe akşamı saat 23.00 olmasına rağmen tıklım tıklımdı. Zaten Londra’nın en sevdiğim tarafı da bu oldu. Geceler çok uzun ve insanlar eğleniyor. Birçok Avrupa Ülkesinde ya da New York dışında Amerika’da kolay kolay sabaha karşı yiyecek birşey bulunmuyor. Londra çok canlı, havanın oldukça soğuk olmasına rağmen insanlar sokaklarda oturuyor, içiyor, eğleniyor. Onlarda UFO’da pek yok.

Gecenin üçüncü durağı Covent Garden’daki Dirty Martini oldu. Irmak’ın öve öve bitiremediği Chocolate Martini’yi ne yazık ki hiç beğenmedim. İnanılmaz tatlı ve yoğundu. Bunlar alkolde aradığım özellikler değil. Mekana gelirsek, kötü müzik çalan gereksiz bir bar. Yolunuz düşerse, düşürtmemeye çalışın. Toplam 4 saatlik yürüyüş maratonumuz ardından Russel Square’deki köhne otel odama vardım.

Londra

Yıllardır Londra’ya gitmenin hayalini kuruyordum ama bir türlü fırsatını bulamamıştım. Aslında geçen Kasımda planladığımız bir tatili ertelemek zorunda kaldığımdan ancak bu ay gidebildim. Dünyaya verdikleri tüm zararlara rağmen İngilizlere karşı tarifsiz bir hayranlığım var. Bence dünyanın en cool milleti. İşte böyle bir anlayışa sahipken Londra’ya gitmeden önce zihnimde bir sürü resim vardı; publar, stylish gençler, şık adamlar, 5 çayları, çılgın müzik dükkanları, butikler… Ne aradıysam buldum! Geçirdiğim kısa sürede Londra’ya aşık oldum.

Bozcaada

Benim için Bozcaada tatilin gelebileceği son nokta.  Muhteşem bir deniz, bozulmamış yerli halk ve lezzetli yemekler… Çocukluğumdan beri her yaz gittiğim Geyikli’deki yazlığımıza çok yakın olmasından dolayı çok defa gittiğim bir yer olan Bozcaada şu anda epey ünlü sayılır.  Biz küçükken günübirlik gittiğimiz öylesine bir yer gibiydi.  Büyüdükçe Bozcaada’nın doğası, huzuru ve kendine has coolluğu iyice  kalbimde yer etmeye başladı.  Diğer tüm tatil beldelerinin bozulmuşluğu karşısında sadece balık restaurantları ve ev yemekleri servis yapan lokantalarıyla  insanı mutlu ediyor.  Tarz olarak benzeri olan Cunda’daki gibi adım başı zeytinyağcı, sakızlı x’ci yok. Ya da Bodrum, Alaçatı gibi hala şehirde olduğunuzu hissettiren dükkanları ve süslü insanlarda yok. Sağda solda bangır bangır Demet Akalınlar, Serdar Ortaçlar çalmıyor.  Hatta yeni müzikler pek uğramamış bile diyebiliriz.  Ada olmasından mütevellit yaşanan izolasyon hissi ise paha biçilemez. Hergün  öğlen saatlerinde ada haberleri anons ediliyor. Mesela biz oradayken adaya Ezine’den gelen elektirikçinin ihtiyacı olanlar için öğleden sonra bilmemnerde bekleyeceğininin anonsu yapıldı. Bayıldım. Ne güzel bir kafadır o ya. Adanın kitlesi genel olarak kafa dinlemeye gelen düzgün gençler ve çiftler. Zaten farklı bir arayışla adaya gelmek büyük bir hayalkırıklığı ile sonlanır.

 Nereler görülmeli ?

  • Bozcaada Kalesi: Kim tarafından yapıldığı konusunda çok net bir bilgi yok. Fenikeliler ya da Cenevizliler olabilirmiş. Bence gitmeyin zaman kaybı, gidin yüzün. Ege kıyılarında bulunan herhangi bir kaleden farkı olmamasının üstüne bence daha da boş ve sıkıcı.  İçinde tarihi eser sayılan bir kaç taş, bilmemne kaptanın gemisinin iskeleti filan var. Hayır sığ bir insan değilim.
  • Rüzgargülleri, Polente Feneri: Buraya gelmenizi kesinlike tavsiye ederim.  Hatta şöyle yapmanızı da önerebilirim, adanın meşhur şaraplarından alın ve günbatımında manzaraya karşı bir çinçin yapın.  Restore edilmiş Polente deniz feneri görülmeye değer. Adanın en batı ucunda, elektrik santralinin içinde. Rüzgar gülleri, fener ve batık gemi ile çok sürreal bir görüntü var bana sorarsanız. Yaya olarak almıyorlar bildiğim kadarıyla ama zaten çok uzak olduğundan yaya gitmeniz mümkün değil. Arabanız yoksa oradan bir scooter kiralamanız çok sempatik olabilir. Bir de akşamüstü belli bir saatte minibüsler mini turlar düzenliyor.

. 

  • Meryem Ana Kilisesi: Buranın da pek bir olayı yok ama merkezde olduğundan uğrayarak pek birşey kaybetmezsiniz. Saatli bir çan kulesi var. Rum Ortodoks cemaatine ait olan kilisede hala ayinler yapılıyor. Pazar sabahı yapılan ayine katılırsanız içini de görebilirsiniz, onun dışında ziyarete kapalı. Tabi şahane politikalarımızla rumları kovaladığımızdan şu anda sayıları epey az, eskiden adanın nüfusunun yarısından fazlası rummuş. Wikipedia’ya göre şu anda 30 kişi kalmışlar yine de gezinirken rumca konuşanlara denk gelebiliyorsunuz.

  

Nerelerde yenmeli ?

  • Eski Kahve : Adaya sabah 9.30 gibi ulaştığımızdan önce güzel bir kahvaltı edelim dedik. Rengigüle kadar bavul taşımak zor geldiğinden daha meydanda biryer olan Eski Kahveye oturduk. Kahvaltı 15 TL çok ekstra birşey yok, ama reçeller şahane. Üstüne de üzüm suyuyla servis yapılan leziz bir türk kahvesi içtik. Çok geniş olmayan menüsüyle, mutlaka gidin diyeceğim karakteristik bir yer olmasa da temiz ve  lezzetli diyebiliriz.

  • Ada Kafe :  Bozcaada’nın eski kafesi olan Ada Kafe bence bir klasik. Kendi marşları bile var. Leziz gelincik şurubuyla bir damla sakızlı muhallebi yemeden ayrılmayın. Gerçi bu gittiğimizde muhallebiyi çok beğenmedim. Çok düzgün sahipleri olan ve ruhu olan bir kafe, uğramakta fayda var. Rezeneli yumurta, patlıcanlı börek ve akıtması şahane.
  • Cafe at Lisa’s : Yıllar önce adaya aşık olup burada yaşamaya başlayan Avustralyalı Lisa Lay’in sahibesi olduğu bu cic mekana mutlaka uğramınızı öneririm. Eskiden fırın olarak kullanılan binayı, Lisa Hanım bir kafeye çevirmiş. Özellikle yabancı turistleri çeken mekanın sıcak samimi bir havası var. Güzel müziklerin çaldığı, oldukça lezzetli, taze yemeklerin yapıldığı tam anlamıyla şirin bir yer. Limandaki balık restaurantlarının arkasında kendine ait ufacık bir meydana sahip Cafe at Lisa’s deniz ürünlerinden farklı tatlar arayanlar içi n yerinde bir seçim. Kahvaltıdan akşam yemeğine kadar tüm öğünlerde servis yapıyor. Menü İtalyanvari; pizzalar, makarnalar ve cheesecakeler var. Fiyatlar ortalama.
  • Yosun Restaurant: Rasgele oturup çok memnun kaldığımız bir mekan. Keçi peynirli fırınlanmış patlıcan, ızgara levrek ve kabak çiçeği dolması yedik.  Çok pahalı olmamakla birlikte ucuz asla değil. Ama servis iyi, manzara güzel, yemekler gerçekten çok lezzetliydi. Sıra sıra dizilmiş liman balıkçılarından biri.

  • Güverte Restaurant: Bir de iç tarafta yanyana balıkçılar var. Meydanın arkasında kalıyor diyebiliriz. Burada sıra sıra mavi sandalyeli balıkçılar dizilmiş. Bir tane kebapçı var ama onun sandalyeleri kahverengi. Biraz komik geldi bana. Her neyse Güverte’ye tek boş masa orada diye oturmak zorunda kaldık. Fazla steril ve yeni gözüktüğünden, nedense yemekler başarısızdır diye düşündüm. Ama beni utandırdı, tüm mezeler çok lezzetliydi ardından istediğimiz levrek de gayet başarılıydı. Ayrıca garson arkadaşın balığı bizim için çok cool bir şekilde ayıklamasına +10 puan veriyorum. Fiyatlar ortalama.
  • Martı Restaurant : Bence adanın en güzel manzaraya sahip yerlerinden biri Martı. Önünden denize girilebilen bir iskelesi var. Plajlara gitmeye üşenenler için iyi bir seçenek. Sabah kahvaltısından akşam yemeğine kadar servisleri açık. Yemekler fena değil.

Hangi barlara gidelim ?

  • Polente: Polente adanın bana kalırsa rakipsiz barı. Yukarıdaki fotoğrafa aldırmayın saat 22.00-22.30 arası insanların yemeği bittikten sonra dehşet bir kalabalık oluyor. Neredeyse herkes buraya geliyor. Ada’nın ünlü simaları Ata Demirer, İlhan Şeşen ve Feridun Düzağaç’ı burada görmeniz çok olası. Haftaiçi müzikler şahane; Kraftwerk, Depeche Mode, Damon Albarn gibi gibi İstanbul’da çalınmayan kalitede şarkılar dinliyebiliyorsunuz. Ama cumartesi gecesi ufak bir şok yaşadık ki, Alors on Dance (Alarmdan) şarkısı çalındı. Yine de genel cooluğunun hatrına affediyoruz. Bir kadeh şarap 8-15 arası değişirken, kokteyller 15-20 civarı. Bira fiyatını hatırlamıyorum ne yazık ki. Ama buraya uğramadan Bozcaada turunuzu tamamlamayın.
  • Barali: Martı Restaurant’ın hemen yanında bulunan bu barın da manzarası pek hoş. Eski klasik rock şarkılarının çalındığı mekan orada bulunduğumuz süre boyunca boştu. Ama Polente’den sıkılanlar için  bir seçenek olabilir.

Nerelerde yüzülmeli ?

  • Ayazma Plajı:  Adanın en popüler plajı Ayazma. Dalgasız buz gibi bir deniz uzun ve güzel bir kumsal.. 2 şezlong, 1 şemsiye 9 tl. Ama öğleden sonra giderseniz yer bulmakta biraz zorlanabilirsiniz. Kumsalda tesis yok, ama biraz üstte birkaç tane restaurant var. Koreli ve Vahit’in yeri en popüler olanları. Ada merkezinden buraya doldukça kalkan minibüsler var. Ulaşım gayet kolay.
  • Mitos Beach: Burası adanın tek beach club’ı. Giriş 20 tl gibi bişeydi sanırım. Öyle kop kop bir ‘beach’ değil. Ayazma’dan daha sakin ve paralı olduğundan biraz daha elit. Ama çok gerekli mi bence değil. Eğer şemsiye bulamama paniği içindeyseniz burası daha tercih edilebilir. Buraya da aynı minibüslerle gelebilirsiniz.
  • Akvaryum Koyu: Dalmayı seviyorsanız, Akvaryum Koyuna muhakkak uğrayın. Onlarca balık çeşidi ve mercan kayalıkları var. Ama tüm gün geçirebilecek bir yer değil ve özel araçlar gidilmesi gerekiyor.
  • Habbale, Sulubahçe ve Tuzburnu: Pek hakim değilim, ne desem yalan olur.

Neler alınmalı ?

  • Tazecik üzümler, adanın yerel şarapları: Ataol, Çamlıbağ ve Corvus, domates reçeli. Bir de isimleri olan cici el yapımı bebekler var, ille de souvenir alacağım diyorsanız.

Bunların dışından adanın genelinde bir tuvalet problemi var. Özellikle merkezdeki bir çok mekanın tuvaleti yok. Polente’nin arkasında tuvalet mafyası olduğunu düşündüğüm bir teyze var. Tuvaletin girişine attığı kanepesinde sabah akşam televizyon izleyip, çay içiyor. Kendisine 75 kuruş vermeden lütfen ayrılmayın.

      

Bu tuvalet ise marinanın orada. Yanyana dizilmiş 7-8 çay bahçesine oturanların kullanmak zorunda kaldığı başka bir public tuvalet. Başındaki adam daha minimalist takılıyor gördüğünüz üzere.

Sonuç; Bozcaada’ya gidin!


San Francisco: Day 4

Hani derler ya gavurlar ‘last but not least’ valla bizim de son günümüz en güzel günlerimizden biriydi. Şehrin biraz dışındaki küçük ve şirin kasaba Sausalito’ya gittik. Pier 39’un oradaki bilmem kaçıncı Pier’den deniz otobüsyle gidiliyor. Yolculuk yaklaşık 30 dakika sürüyor ama oldukça keyifli. Öncelikle Alcatraz Adasının yanından geçiyorsunuz. Aslında ben çok gitmek istemiştim Alcatraz turlarına ama oraya verecek 20 küsur dolarım yoktu. Alcatraz’ı herkes bilir ama ben yine de bir özet geçeyim. Dünya’nın kaçılması en zor hapishanesi olarak bilinen, eskiden Amerika’nın en tehlikeli ve ünlü suçlularının cezalarını çektiği bir yermiş. Al Capone mesela. Sadece kaçılması zor değil tabi aynı zamanda içerideki şartlarda çok sertmiş. Eski mahkumların ses kayıtlarını tura katılanlar dinleyebiliyor. Eminim çok sarsıcı bir yerdir. Millet çoluğunu çocuğunu alıp gidiyor. Sapık bu amerikalılar.

40 dakikalık yolculuğumuzun ardından, Sausolito’ya varıyoruz. Ağzımızdan çıkan ilk cümle ’ Oha burası Bebek’. Küçük bir tatil kasabası görünümündeki Sausalito’nun popülasyonunu çoğunlukla 50 yaş ve üstünde oluşuyormuş. Ben şöyle hayal ediyorum, emekli olmuş çiftler bir yat alıp buraya yerleşiyorlar. Lacivert, beyaz ve kırmızı renkler ve armalı ceketlerin hakim olduğu Sausalito modası, bende herkes yattan yeni inmiş hissi yarattı. Aç insanlar olarak kendimizi deniz kenarında sayılabilecek bir pizzacıya attık. Yani bana o kadar garip geliyor ki sıra sıra balıkçıların olmaması. Bodrum’daki Sünger Pizza hissiyatını verdi bana adını hatırlayamadığım güzide mekan.

Sausalito’yla ilgili anlatacak çok birşey yok aslında, bol yeşillikli, şirin evlerin olduğu çoook huzurlu bir yer. Orada yaşayan bir insan sanki tüm hayatını dertsiz tasasız geçirebilir.  Bütün gün yürüdük, dolandık. Yolu San Francisco’ya düşenler muhakkak uğrasın. Dönüşte otobüse binip Golden Gate köprüsünden geçerek, San Francisco’ya vardık.

San Francisco: Day 3

Amerika’daki 20. günümde bir diner’a gitmeyi başardım. Masamızdaki mini jukebox’a deliler gibi para yedirdim. Beatles’lar, Beach Boyslar derken. Kahvaltımızı bitti. 

Ocean Beach’e gitmek üzere yola koyulduk. San Francisco’nun raylı sisteminin adı BART yani Bay Area Rapid Transportation.  Havaalanlarına gidene Airbart, şehir içinde gezenlere ise Muni diyorlar. Municipality’nin kısası diye düşünüyorum umarım atmıyorumdur. Neyse muni’ye biniceksiniz aklınızda olsun inanılmaz yavaş gidiyor, zaten yolun çoğunu tramvay stili dışarıdan gidiyor, ama yani fındıklı-eminönü tramvayına hayran kalıyorsunuz bindikten sonra. 1 saatlik yolculuğun sonunda Ocean Beach’e varıyoruz. Ben kendi adım okyanusa BA-YIL-DIM. Alabildiğine geniş bir kumsal, sonsuz bir su, piknik yapanlar köpeklerini koşturanlar, bence şahaneydi. Veeee evet sörfçü bir çocuk vardı. Hem de sarışın ve uzun saçlı OH YEAH.

Bursalı bir insan olarak bunu söylemem ne kadar mantıklı bilemiyorum ama SF gayleriyle meşhur. Aslında gayleriyle meşhur olmaktan çok onlara huzur içinde yaşayabilecekleri ön yargısız ve toleranslı bir şehir olmasıyla meşhur. Valla ben de gay,lezbiyen,biseksüel veya transeksüel olsam buraya gelirdim. Düşünün ki bir düzcinsel ”i don’t do boys” yazan bir rozet takıyor. İşte böyle bir oran söz konusu. Ayrıca  herhangi bir insanın normal şartlar altında cinsel tercihleri ile ilgili bir açıklama yapmadan, düzcinsel sayılmasının saçmalığını burada görüyoruz. Neyse bunu nereye bağlayacağım, akşam gay barların bol olduğu hatta dünyanın en geniş gay mahallesi olan Castro’ya gittik. Adını mahalledeki meşhur tiyatro salonundan alıyor. Harvey Milk’in dükkanının da eskiden buradaymış. Şu anda bol bol sex shop ve barın olduğu sokaklar, oldukça güvenli. Etrafta inanılmaz taş erkekler ve maskülen kadınlar var. Tabi eskiden burası o kadar güllük gülistanlık değilmiş. 1980’lerdeki AIDS dalgasında çok ciddi yaralar almış. Artık her yerde ‘güvenli seks’ afişleri var. Bizi gezdiren San Francisco’lular en iyi mekanın Cafe olduğunu söylediler. Birkaç yere daha baktık aslında. Adını hatırlayamadığım bir mekanda , bir drag queen stand up yapıyordu, ne yazık ki oturacak yer bulamadık. San Francisco’ya giderseniz muhakkak Castro’ya gidin derim. Muhteşem dans eden erkekler ve kızlar görmeniz kaçınılmaz, belki bir kaç figür kaparsınız. Alkollü olurum diye yanıma makine almadığımdan maalesef fotoğraf ekleyemiyorum. Bir de gördüğüm depresif tabelaları sizlerle paylaşmak istiyorum. Buyrun.

San Francisco: Day 2

2. günümüzde erkenden kalktık. Yine Union Square’de Eda ile buluştuk. Hedefimiz Haight-Ashbury’e gitmekti. Haight ve Asbury caddelerinin birleştiği bölgeye ve çevresine verilen isim bu. ‘Hashbury’ de diyebiliriz, çünkü burası 60’lardan itibaren, hippiler için bir mabet olmuş. Janis Joplin, Jefferson Airplane, Jimi Hendrix gibi efsane isimlere ev sahipliği yapmış. Özellikle 1967 ‘Summer of Love’, ülkedeki hippilerin büyük kısmı buraya göçmüş, ve çok ciddi bir politik ve sosyal isyan dönemi başlamış. Zaten gerisi bildiğimiz hikaye; free love, drugs ve  rock’n’roll. Şu anda bile sokaklardaki yoğun marijuana kokusuna bakarsak, o zamanlarda nasıldı insanın aklı almıyor.

Peki ne olmuş ? Tabi ki  gentrification. Zamanla yuppieler ve genç hipsterlerla dolmuş. Şimdiyse gayet turistik bir bölge. İkinci el dükkanlar, fetiş mağazaları cafeler ve restaurantlarla dolmuş. Gayet sakin hatta elit bir mahalleye dönüşmüş. Ama evler şahane, şeker gibi. Bayıldım. Haight’in Golden Gate Park’a doğru olan tarafında ise dünyanın en şahane dükkanı var. Amoeba Music. Kaliforniya’da bir zincir olarak 5-6 dükkanı bulunan şirket, dünyanın en büyük bağımsız müzik dükkanlarının sahibi. Bizim gittiğimizde yaklaşık 100.000 adet plak ve cd vardı. Yolunuz düşerse muhakkak uğrayın. Ya da uğramayın bilemiyorum, insanı depresyona sokuyor.

Yol üstündeki bir kafeden aldığımız sandviçlerimiz ve muzlarmızla Golden Gate Park’ta dolanmaya başladık.  Park yapısı itibariyle şahane de olsa, o kadar çok homeless var ki insan geriliyor. Ama burada homeless’lık değişik bir konsept. Köpekleri, sevgilileri,bisikletleri var. Bir tek evleri yok diyebiliriz zaten hava güzel, bütün gün o park senin bu park benim dolanıyorlardır. Aslında kıyak iş. Marijuana satıp hayatlarını geçiriyorlar. Yanlışlıkla 3 saniyeden fazla bakarsanız kendinizi bir satışın ortasında yakalayabilirsiniz.

İkinci günümüzde böyle bitti.

Ultralite Powered by Tumblr | Designed by:Doinwork